İstiklal Caddesi, yine en kalabalık saatlerini yaşıyordu. Akşamın yaklaştığı dakikalarda, insanlar evlerine bir an önce ulaşmak çabasındaydılar. Günün yorgunluğunu omuzlarında hisseden mavi yakalılar, beyaz yakalılar tam bir koşturmaca içindeydiler. İçlerinde  Çiçek Pasajı çevresinde, iki tek atanlar, iki bira çekenler de vardı mutlaka. Vitrinlerin çekici çağrısına bile bakmadan hızla yürüyorlardı insanlar. Ara ara polis arabaları, resmi plakalı araçlar kalabalığı tam ortadan bölüyordu. Şehrin büyüsüne kapılmış yabancılar, kırmızı tramvayın geçişini keyifle izliyor, öz çekim yapmaya ya da arkadaşını çekmeye çalışıyordu cep telefonuyla. Bir tatlı telaş, bir tatlı huzur görüyordu Kemal çevresine baktıkça. Keyifle yürüyordu Taksim Meydanı’na doğru. Orada çok sevdiği biriyle buluşacaktı. İçi içine sığmıyordu. Gün çok yavaş geçmişti sanki, akşam gecikmiş, akreple yelkovan tembelleşmişti bugün. Neyse ki buluşma saatine çok az kalmıştı. Vakit geçirmek için gezerken ayaklarına kara sular inmişti. Buluşmaya yarım saat vardı daha ama erken giderdi tüm buluşmalarına Kemal. Kimseyi bekletmeyi sevmezdi. Meydana vardığında güneş batmak üzereydi. Ters ışıkla çekti caddeyi derinlemesine cep telefonuyla. Görüntü çok iyiydi. Atatürk Anıtı fotoğrafları çekti her yönden. Bir taraftan da arkadaşının yolunu gözlüyordu. Nihayet göründü Gülden metro çıkışından. Üzerinde mavi üzerine beyaz puantiyeli bir elbise vardı. Kumral saçları omuzlarına kadar iniyor, gülümsemesi güneşin turuncu ışıklarıyla süslüyordu yüzünü. Mıknatıs gibi çektiler birbirlerini ve özlemle kucaklaştılar. Cihangir’e doğru yürüdüler.

Oturdukları kafenin bahçesi salkımsöğütlerle kaplıydı. Yeşil duvak takmış gelinler gibi görünüyorlardı akşam saatlerinde. Yazın tüm sıcağına rağmen serindi oturdukları bahçe. Beyaz şaraplarından ilk yudumlarını alırken, mutluluğumuza, dedi ikisi de. Gülden’in yeşile çalan ela gözlerinde bir hüzün oluştu birden. Bunu hisseden Kemal merakla baktığında, gidiyorum, dedi. Gitmek zorundayım. Mesleğiyle ilgili bir eğitim almak için başvurduğu bir İspanya Üniversitesinden çağrı almış. İki üç ay çabuk geçermiş. İkisinin de yüzü bulutlandı kararan havayla birlikte. Bir türkü getirdi hafifçe esen rüzgar. Yazımı kışa çevirdin, karlar yağdı başa Leyla’m. Viran oldu evim yurdum, Ne söylesem boşa Leyla’m. Kemal, ellerini avucuna aldı Gülden’in, geçecek canım, sen git kariyerini yap, ben beklerim seni, dedi. O gece geç saatlere kadar hem içtiler, hem konuştular. Geç saatlerde metro girişinde sarılıp ayrıldılar.

Yaz bitti, güz geldi. Eylül zor geçti, ekim çok zor geçti. Son mesajında Kemal: Sen gittin bu şehir sana küstü, yazdı. Gülden de: Geleceğim, senle de, şehirle de barışacağım , diye yanıtladı. Kasım bayram olacaktı. Bir, iki, üç, dört kasım. Beş kasım bayram oldu. Sabiha Gökçen Hava Alanı hiç bu kadar güzel olmamıştı. Bekleyen ve beklenen kavuştular. İlk tanıştıkları yere, Yıldız Parkı’na gittiler. Sonbahar bütün güzelliğiyle buyur etti onları kucağına. Ağaçlar hiç bu kadar güzel olmamıştı, sular hiç bu kadar güzel akmamıştı. Sarı ile kızılın dostluğu hiç bu kadar güzel olmamıştı. Oturdukları kır bahçesinde bir yüzükle taçlandı aşkları.

Kim demiş, sonbahar hüzün ayıdır? Diye. Sonbahar güzellik ayı, kasım aşk ayıydı. Kasımda aşk başkaydı.

Leave a Comment

Your email address will not be published.