SAVAŞ ÜNLÜ

            Söke’ye niye gelmişlerdi. Sanki bir güç çekmişti onları. İki gece geçirmişlerdi. Eski ören yerlerini geziyorlardı. Barış, Bafa gölüne gidelim mi, diye önerdi.

            Ayşıl, adını duymuş muydu? Bu öneri kendini çağlar öncesine götürdü sanki. Yanılıyor muydu?  Bir özelliği olmalıydı ki bu öneriyi getirmişti sevdiği adam.

            -Önemli mi orası? Yanlış anlama da ilk kez duyuyorum. Ama çok eskilerden biliyormuşum gibi geldi bana.  Senin kadar gezmiş görmüşlüğüm yok. Görülecek nitelikteyse gidelim. Sen yanımda olduktan sonra…

            Sabahleyin oto gara gidip oradan kolaylıkla ulaşabilirlerdi Bafa’ya. Kahvaltıdan sonra otelden çıkıp yürümeye başladılar. Küçük ilçelerin en güzel yanıydı yürüme mesafeleri. Yürürken boş durmuyorlar, kedinin, kuşun fotoğrafı derken epey zamanları geçmişti.

            Oto gara geldiklerinde Bafa otobüsünün on dakika önce gittiğini öğrenince ikisi de güldüler. Bir saat sonra yeni bir araba varmış. Firmadaki genç başka bir öneride bulundu.

            -Abi az sonra Milas otobüsü kalkacak, oradan on dakika da bir dolmuşlar var. Boşa zaman harcamazsınız.

            Barış yine de sormadan edemedi.

            -Sürekli araba var mı oradan?

            Genç:

            -Olmaz mı, Milas’tan sürekli kalkan dolmuşlar, Bodrum’dan gelen otobüsler de göle uğramadan gitmezler. Siz beni dinleyin…

            Biletleri aldılar. Beş dakika sonra otobüs kalkmıştı. Milas’a kısa sürede ulaşıp dolmuşta buldular kendilerini.

Bafa Gölü, bulunduğu yer, konumu nedeniyle ilk çağlardan günümüze dek aranılan yerleşim bölgesi olmuştur. Farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmış eşsiz bir doğa köşesidir.  Bafa, günümüzde de tarihi ve doğasıyla yerli, yabancı turistlerin ilgi gösterdiği bir belde olmuştur. Birçok kuş türünü de barındıran göl, bu özelliği sayesinde Türkiye’de görülecek yerler arasında yer almıştır.

Muğla’nın Milas ilçesi sınırları içinde yer alan Bafa Gölü, 2000 yıl önce denizdi. Antik çağlarda Ege Denizi’nin bir koyuymuş. Bafa Gölü’nün denizle bağlantısı Büyük Menderes Nehri’nin taşıdığı alüvyonlar yüzünden kesilmiş. Koy da göle dönüşmüş. Maksimum derinliği yaklaşık 25 metre olan gölde irili ufaklı adalar var. İçlerinde en önemlileri, İkiz Adalar Menci Adası ve Hayalet Ada. Adaları gezmek zevkli çünkü buralarda manastır, kilise gibi tarihi kalıntılar var. Özellikle Yediler Manastırı görmeye değer.

           Gölün etrafı zeytin ağaçları ve çamlarla çevriliydi. Bu görüntü bile insanı hemen deniz havasına sokuyor. Dolayısıyla gölün kıyısında bulunan lokantalara oturunca da akla hemen balık geliyordu.

Göl ve çevresinde yapılacak aktivite çoktu. Kuşları izlemek bile yeterdi. Sabaha karşı bir sandalla gölde gezilebilir, bol bol fotoğraf çekilebilirdi. Uluslararası önemli kuş alanları listesinde yer alan gölde ve çevresinde, soyu tükenmekte olan kuş türlerinin de yuvası olarak kullanılıyor. Göldeki balıkların lezzeti de bir başkaydı. Kefal, levrek balıkları aranılan türler arasındaydı. Gölün temizlenmesi sonucunda yüzülebilir bir duruma getirilmişti.                        Göl kiralık sandallarla gezilebiliyordu. Gölün içindeki adalarda yer alan eski uygarlıklardan kalan eserleri görmek de olasıydı.

Barış, Kapıkırı Köyü’nden Heraklia antik kentine yürürlerken anlatıyordu. Yöre hakkında bilgisi çoktu. Yıllar önce özel mülkiyet olan Bafa Gölü daha sonraki yıllarda devletleştirilmişti.

Ayşıl’a sordu.

-Biliyorsun değil mi gölün özel kişilerin olduğunu.

Ayşıl:

-Ne zaman özeldi?

Barış:

-1970’li yıllarda…

Ayşıl güldü.

-Yani ben doğmadan önce…

Barış, bakmaya bile kıyamadığı güzellik demetine başını sallarken gülümsüyordu.

-Demek doğmamıştın, sen de çok küçükmüşsün yahu…

Ayşıl:

-Sen de yaşına uygun birini bul öyleyse…

Bu sözden sonra iki birden bire kenetlendi.

Barış:

-Ben senin her şeyine razıyım, büyüklüğüne küçüklüğüne, kızgınlığına sakinliğine. Eşin olsa neyse de onu da bulmak mavi kar yağması gibi bir şey olacak…

Ayşıl, adamın ellerini sıkıyordu bunları dinlerken. Bir heykeli andıran vücudu yerinden duramıyordu. Tüm bedeni titrer gibi hareket halindeydi. Göğüsleri, kalçaları heykeltıraş elinden çıkmış gibi düzgün kusursuzdu. Yerlerinde duramıyor, her an için fışkıracak yanardağ andırıyordu. Her adım atışta düzenli sallanışları izlenmeye değerdi. Uzun yıllar halk oyunu oynamanın bedenine kazandırdığı güzelliklerdi bunlar. Genç, diri, kusursuz fiziğiyle her yerde dikkatleri çekerdi hemen…

Heraklia antik kentini gezdiler. Ayşıl yine tanrıça gibi görüntüsüyle göz kamaştırıyordu.  

Athena Tapınağına tırmandılar. Kayalık bir tepe üzerindeydi. Şehre hakim tepeden her yeri görmek olasıydı. Tanrıça Athena’ya adanmıştı bu tapınak.

Ayşıl:

-Nasıl bir kadınmış ki adına tapınak adanmış.

Barış:

-Sanmıyorum senin kadar güzel, senin kadar iyi olsun.

Ayşıl:

-Tanrıçalar çok farklıymış. Benim okuduğum kitaplar böyle yazıyor.

Barış:

-Benim gördüğümde onlardan farklı olduğunu söylüyor. Yani sen…

Agora’yı geziyorlardı. Her kayanın, her sütunun yanında Ayşıl’ın fotoğraflarını çekiyordu Barış. Birlikte sarılıp selfi çekiyorlardı. Oradaki dükkanları hayretle izlediler. Günümüze dek ulaşmıştı çoğu.

Endymion Tapınağı kentin aşağı kesimindeydi. Athena Tapınağına yakın sayılırdı. Yapısı ilgilerini çekmişti. Sanki mağaraya benzetmek istemişlerdi yaparken. Tuhaf bir görüntüsü vardı.

Tiyatrosunun iyi korunmadığına üzüldüler. Basamaklar yoktu. Sahnenin alt bölümü görünüyordu. oraya indiklerinde Barış telefonundan zeybek müziği yankılanmaya başladı.

-Bu sahnede zeybek oynamadan gitmeyiz.

Ayşıl güldü.

-Durup dururken zeybek mi oynayacağım?

Barış:

-Bu işin üstadı sensin, oynayacaksın elbette.

Ayşıl müziğin ritmine göre oyuna başladı. Hareketleri nasıl da uyumluydu. Eğilip kalkarken görülmeye değerdi. Nasıl canlı, nasıl da ritmikti hareketleri. Kıvrılırken olmaz böyle bir şey, dedirtiyordu. Müzikle birlikte oyunu sonlandırdı. Yeniden çalmasını istedi Barış’tan. Tuttu onun elinden çekti sahneye. Birlikte oynadılar. Bu oyuna tüm doğa tanık oldu. Çevredeki ağaçlar dallarını uzattılar bu güzelliği görmek için. Barış uyumu bozsa da Ayşıl’ın oyuna hakimiyeti yetip de arttı.

Anıtsal oda mezarlarını da gezip köye döndüler…

Yemek yiyeceklerdi. Salaş bir lokantaya oturdular. 3-5 masalık bir yerdi. Lokantanın garsonu da aşçı da aynı kişiydi.

-Size balık vereceğim, yarım saat önce gölden yakalandı.

Ayşıl:

-Ben köfte yiyeceğim, balığı başka zaman yeriz. Bahçe domatesinden de salata, kendi zeytinyağınızdan bolca dökün.

Barış da Ayşıl’a uydu. Köftelerin ocağa atıldığı cızırtılardan belliydi. Lokantacı salata yaparken bir yandan da sineklerle mücadele ediyordu. Sinek ilacını iyice sağa sola püskürttü. Bereket versin sonra elini iyice bir sabunladı.

Köftelerin pişmesini beklediler. Barış dalıp gitmişti Ayşıl’ın duruşuna, bakışına, gülümseyişine. Bu insan gerçek mi, diyordu içinden. Güzel kadın, çevreyi bakışlarıyla geziniyordu. Nasıl da özlemişlerdi sessizliği. Çevreden kuş, böcek sesleri kulaklarına dek ulaşıyordu. Dinleyeni mutlu eden sesler. Lokantanın içinde de ızgaradaki köfte cızırtıları dışında ses yoktu. İçeriye serinlik versin diye çalıştırılan vantilatörün sesi çok cılızdı.,verdiği serinlik gibi. İçeride televizyon, radyo göze çarpıyordu. Belki de hiç açılmadan öylece duruyordu. Süs eşyasından başka işe yaradığı söylenemezdi.

Köfteler pişmiş, masaya getirilmişti. Salata, ayranlar da gelince masanın üstü doluverdi. Ekmekler ızgara kızartılmış, ızgaranın siyah izleri belirgindi dilimlerde. Ayşıl saldırdı köftelere. Barış çatalını atar atmaz sinek ölüsü takılıverdi. Bir süre baktı.

-Bak ne var?

Ayşıl da tabağına iyice baktı.

-Bende de iki tane…

Bunu dedikten sonra bıçakla köftesine yapışıp pişmiş sinekleri temizledi. Hiçbir şey yokmuş gibi yemeyi sürdürdü. Barış bir süre ne yapacağını bilemedi. Lokantacıya söylemeyi düşündü. Söylese ne olacaktı ki sineğini çıkartıp geri getirecekti köfteyi. Kendisi yaptı başkasının yapacağını. Sineği tabağından çıkarttı. O da afiyetle yedi…

Ayşıl şaşırmıştı. Barış aşırı titiz biriydi. Sinekli köfteyi yediğine inanamadı. Çevreye baktı. Acaba kediye, köpeğe mi verdi diye. Onlar da yoktu görünürde.

-Canımın içi, sen nasıl yedin sinekli köfteyi?

Barış gülümsedi.

-Sen yerken yalnız mı bırakacaktım seni. Sen yedikten sonra zehir olsa yerdim biliyorsun…

Ayşıl, Barış’ın eline uzanıp öyle bir sıktı ki,

-Seni neden çok sevdiğimi anlıyorsun değil mi? dedi.

Barış bu sözden olduğu yerden havalanmıştı sanki.

-Bir sineğin yaptığına bak sen…

Bir süre oturup kalktılar. Pansiyona gidecekler, biraz dinlenip geceyi gölde geçireceklerdi.

Barış lokantadan çıkarken lokantacıya şaka yapmayı ihmal etmedi.

-Köfteler gerçekten lezzetli, bunu her tabağa koyduğunuz sinekler mi sağlıyor?

Lokantacı işi anlamıştı.

-Bu yaratıklara ne ilaç, ne de elektrik etki ediyor. Kusura akmayın beyim, bir dahakine sineksiz getireceğim söz…  

Ayşıl:

-Ben sineksiz köfteyi kabul edemem, lezzet kattıkları bir gerçek…

Lokantacının yüzünde hafif bir gülümseme gezindi. Başını aşağı doğru salladı.

-Tamam, dediğiniz gibi olsun…

Barış:

-Biz akşamleyin gölde gezinti yapmak istiyoruz. Bildiğiniz bir kayıkçı var mı?

Lokantacı:

-Var olmaz mı, Amca’ya söylerim o sizi sabaha dek gezdirir. Siz nerde kaldığınızı söyleyin, saat kaçta gelsin. Sizi alır götürür, gezdirir, geri getirir.

Barış da Ayşıl da buna sevindiler.

-İşte bu çok güzel oldu.

Ayşıl:

-Gerçek amcanız mı?

Lokantacı:

-Değil de biz ona Amca deriz.

Barış, gerekenleri söyledi. Pansiyonlarına doğru yürümeye başladılar…

Farkında olmadan birkaç saat uyumuşlardı. Uyandıklarında köyün, Bafa’nın üzerine akşam yağmaya başlamıştı. Pansiyonda akşam yemeği varmış. Pek yemek istemediler. Sinekli köfte tok tutmuştu. Ayşıl karışık kızartma yemek istedi. Kayıkçı Amca gelene dek birer patlıcan, biber, patatesten oluşan kızartma istediler. Üzerine de domates sosu, sarımsaklı yoğurt damak çatlatan cinstendi. İşin içine sızma zeytinyağı girince lezzet farklılaşıyordu. Ekmeği bandırıp bandırıp yediler, kızartmanın da tadına vardılar. Çay içerken sandalcı gelmişti. Geldi başlarına dikildi.

Barış:

-Buyrun oturun bir çay için.

Amca:

-Sağ amca, gün boyu içiyoruz.

Ayşıl:

-Oturun dikilmeyin öyle.

Amca:

-Otunca kalmak zor gelir amca…

Ayşıl şaşırmıştı.

-Amca mı?

Amca:

-Ne diyeceğim ki amca elbette.

Barış’la Ayşıl başladılar gülmeye. Ayşıl’ın kahkahaları dağla tepeler, ağaçlar arasında yankılanıyordu. O yöre için bu kahkahalar hiç de yabancı değildi…

Ayşıl:

-İsim ezberlemeye, öğrenmeye gerek yok. Kadın, erkek fark etmez, herkese amca dersin olur biter.

Amca:

-Öyle olacak amca…

Ayşıl’ın içtenlik dolu kahkahaları köyün içinde yankılanıyordu…

Kalktılar dışarı çıktılar. Çok eski bir Şahin marka otomobil duruyordu pansiyonun önünde.

Amca:

-Göl kenarına bununla gidelim, benim sandal orada bizi bekliyor.

Amca, yöre ağzıyla konuşuyordu. Bazı sözcükleri anlamasalar da anladıkları sözcüklerle bağlantı kurup cümleleri çözüyorlardı.

Sandalın olduğu yere gelmişlerdi. Gözlerine ilk çarpan sandalın adı oldu. Büyük, belirgin harflerle yazılmıştı: AMCA

Barış:

-Teyze olsaydı şaşardım doğrusu.

Amca:

-Doğru söyledin amca…

Dolunay tüm ihtişamıyla gökyüzünde saltanatını yaşıyordu. Bakıra çalan rengi geceye bir başka ışık, bir başka renk katıyordu.

Sandala bindiler. Yıldızlar geceye başka bir şölen katıyordu.

Amca:

-Motoru çalıştırmayayım, kürekleri çekerim. Gecenin sesini daha rahat dinlersiniz tamam mı amca?

Ayşıl:

-Tamam Amca, dediğin gibi olsun…

Sandal hareket etmeye başlayınca gökyüzünde değişiklik olmaya başladı. Yıldızlar gece lambası gibi birer birer söndüler. Dolunay cılız bir hilale dönüştü, biraz daha açılınca görünmez oldu. Buna karşın içinde bulundukları sandal ışığa kesmişti. Amca da bu duruma şaşırmıştı. İlk kez böyle bir şeyi yaşıyordu. Sandal ve içindekiler ışık yangınına tutulmuşlardı. Ayşıl’ın önce saçlarından başladı ışık seli. Sonra tüm bedenini sardı. Sandal ve içindekiler de ışık seline karşı koyamamışlar, onun etkisinde ışığa kesmişlerdi.

Amca:

-Kocaman göl zifiri karanlık, bizim sandal niye böyle oldu anlayamadım.

Barış:

-İşin içinde bir şey var ama ne…

Amca, kürekleri çekiyor, hem de gölü anlatıyordu.

-Ben bu öyküyü ninemden dinlediğim gibi anlatayım. Ay Tanrıçası Selene’nin hayatında birçok aşk olmuştur. Tanrı Pan da aşkları arasındaymış. En büyük, en unutulmaz aşkı ise Beşparmak Dağlarında çobanlık yapan Endymion’muş. Bu tutkulu aşk Bafa Gölüne sırtını dayamış Beşparmak Dağlarında yaşanmıştır. Dolunay zamanı güzelliğini anlatmaya sözcükler yetmezmiş. Ay ışığının vurmasıyla gümüş bir tepsi gibi ışıldayan Bafa Gölü bu aşkın tanığıymış.

Çoban Endymion, Beşparmak Dağlarında sürüsünü otlatırmış. Sürekli oralarda gezinirmiş. Kavalıyla da en güzel ezgileri çalarmış. Kavalı yaşamında en büyük dostuymuş. Latmos Dağının güneyinde tek başına yaşarmış. Selene, yakışıklı çobanı görmüş, aşık olmuş. Selene’nin her gece üzerine bıraktığı ışığı gören çoban da Selene’ye aşık olmuş.

Selene ile Endymion buluşmaya başlamışlar. Her buluşmada birbirlerine daha bir bağlanmışlar. Kopamaz olmuşlar. Birbirlerini göremeden yapamaz olmuşlar. Tutkunun ötesindeymiş birliktelikleri. Çocukları da olmaya başlamış.

Sevdalılar büyük mutluluk yaşarken bunu istemeyene, çekemeyenler de varmış. tüm Olimpos tanrıları bu aşkı kıskanırlarmış. Büyük aşk Zeus’u da kızdırmış. Bir ölümlü ile bir ölümsüzün aşkını doğru bulmamış.

Öte yandan da Çoban’ı merak edermiş. Tanışınca, görüşünce onun iyi niyetini anlayıp aralarındaki gerçek aşkı görünce bu durum Zeus’un hoşuna gitmiş.

Yakışıklı Çoban’a bir nehir armağan etmek istemiş Zeus. Çoban, baş tanrı Zeus’tan ölümsüz olmayı ve ölümsüz bir aşk dilemiş. Zeus da bu dileği kabul etmiş. Selene de sevgilisi için sonsuz gençlik ve hiç bitmeyecek bir uyku dilemiş. Zeus, Selene’nin dileğini de yerine getirmiş. Selene ile Endymion ile sarmaş dolaş olduğu sırada onları sonsuz uykuya daldırmış. Birbirini seven çift bir daha hiç ayrılmamışlar. Bu nedenledir ki Ay tanrıçası Selene, dünyadaki en çok sevdiği yerde parıldamayı sürdürmüş…

Işık seline kesmiş olan Ayşıl:

-Ne güzel, ne dokunaklı bir aşkmış. Selene’nin yerinde olmak isterdim.

Barış:

-Ben de Çoban’ın yerinde olmak istedim. Evrensel bir aşk yaşamışlar. Şimdi bile dillerden düşmeyen bir aşk. Bizimki de öyle olacak…  

Amca da ışık içindeydi.

-Sanmayın bu aşkın öyküsü bitti. Ninem büyük aşkı yaşayan tanrıça ile Çoban’ın belli aralıklarla uyanıp gölde gezindiklerini anlatmıştı. Birlikte sandala binerlermiş. Gölü güneş doğana dek gezerlermiş. İşte o geceler yüz yılda, beş yüz yılda bir olurmuş. işte o gecelerde gökyüzünde tek yıldız olmazmış. Ay görünmezmiş. Büyük aşkın ışıltısı dışında bir şey görünmezmiş. Onların olduğu yerde ışık yangını oluşurmuş. Göldeki balıklar, sudaki kurbağalar, su kuşları büyük aşkın ışıltısını izlerlermiş hayranlıkla. Ben de bu gece çok şanslıyım. O büyük aşkın kahramanları sandalıma bindiler. Büyük aşıkları gölde gezdirmek bana nasip oldu. Hepimiz ay ışığına kestik. Bize bakanların gözleri kamaşıyor.

Ayşıl:

-Nasıl yani?

Amca:

-Hiç itiraz etmeyin onlarca yıldır göldeyim, böyle bir gece yaşanmadı burada. O büyük aşkın kahramanları sizlersiniz. Sakın itiraz etmeyin sizi ilk gördüğümde farklı kişiler olduğunuzu anladım. Ancak böyle bir sonucu beklemiyordum. Çok ama çok mutluyum, büyük aşkın kahramanlarını gezdirmekle…

Barış:

-Aramızdaki aşk büyük de sizin anlattığınız gibi de değil.

Amca:

-Bana başka söz söylemeyin. Gün doğana dek gölde, adalarda gezeceğiz. Aşkınıza tanıklık eden yerleri bir kez daha göreceksiniz…

Zifiri karanlıkta sandal adadan adaya yol aldı. Gölde unutulmayacak bir gece yaşanmıştı. Gün doğunca sandalda Amca’dan başka kimse yoktu. Sandalını kıyıya çekti. Lokantacı balık almak için kıyıya gelmişti. Amca’yı görünce soramadan edemedi.

-Amca konukları gezdirdin mi?

Amca:

-Unutulmayacak bir geceydi.

Lokantacı:

-Çok mu memnun kaldılar.

Amca:

-Onları bilmem de ben yaşantımın en güzel gecesini yaşadım.

Lokantacı:

-Konukları pansiyona götürdün değil mi?

Amca:

-Ben onları sonsuz uykularına geri yolladım.

Lokantacı:

-Balık tutmadın mı?

Amca başını salladı. Tutmadım, dedi.

Lokantacı sandalın içinde oynaşan balıkları gördü.

-Balık kaynıyor sandalın içi.

Amca:

-Onlar sandaldaki ışığa, büyük aşkı görmeye gelen balıklar. Onları göle bırakacağım.

Lokantacı:

-İnan Amca bir şey anlamadım.

Amca:

-Anlaşılsaydı aşk olmazdı…

Leave a Comment

Your email address will not be published.