Merhaba sevgili okuyan,

Denizli Life Dergisi’nde “Kendine Yeşillenmek” kitabımın ilk bölümünün yayınlanmasına devam ediyoruz. “Kendine Yeşillenmek” ilk kitap çalışmam. Seri halinde dergide yayınlanacak, daha sonra basımı gerçekleştirilecek.

Gerçek hayatta yaşanmış, gözlemlenmiş olaylardan derlenmiş, yapılan çıkarımlar okur ile paylaşılmıştır. Her bölümün sonunda kısa sorular ve yorumları bizi bekliyor olacak. Bugün yayınlanan yazı ile ilk bölüm tamamlanmış olacaktır.

Kitapta, yarım asırdır bu gezegende yaşadığım gözlemlerimi, deneyimlerimi; insan, kadın, anne, öğrenci, öğretmen, çalışan, yönetici, arkadaş, sevgili, eş sıfatlarımızla anlattım.  Yaşamınızda, duygunuzda, düşüncenizde olumlu bir dokunuş olursa, bir farkındalık oluşturursa beni çok mutlu eder.

Her bölümde gerçek, yaşanan olayları psikoloji ve koçluk deneyimlerimle harmanlayıp içimize, dışımıza, olaylara acımasızca ışık tuttum. Herkesin kendinden parçalar bulması, düşünmesi, gülmesi, bazen de yaşadığı olaylara yüklediği anlamı, kendini üzdüğü, neşesini teslim ettiği, kendi içinde konuştuğu konularda “boşuna üzülmüşüm” demesini, keyiflenmesini çok isterim. Özellikle iş hayatından getirdiğimiz, kanayan yaraların nasıl da tüm hayatımıza virüs gibi yayıldığını ve çoğu olayların aslında yanılsama olduğunu hep beraber görelim istedim.

Geçen sayının kısa bir özeti;

İlk yayında hikayemin giriş yazısını, çerçevesini ve ana kahramanımız Defne’nin iş hayatını anlatan bölümden kısa bir alıntı yer aldı. İkinci yayında kitabın “Hayat herkesi aynı sıradan başlatmıyor” başlığı altında Defne’nin Ege Bölgesi’ne yaptığı iş seyahati sırasında yaşadıkları anlatılmaya başlandı. Bu yayında ise kitabın ilk bölümüne kaldığımız yerden devam ediyoruz.  

Kısa bir hatırlatma; kahramanımız Defne Atanur yaşı olmayan, içindeki boşlukları dışarıda gördüğü her şeyle doldurmaya çalışan, yuvayı, huzuru arayan, ne aradığını da bilmeyen deli fişek bir kadın. Bazen ben, bazen sizden biri. Etrafımızda binlerce Defne var.

HAYAT HERKESİ AYNI SIRADAN BAŞLATMIYOR

Geçen yayından son pasaj;

Saate baktım, bu tarlada zaman nasıl da hızlıca akıyor. ‘Of be Einstein, izafiyet teorisini bulmuşsun, zaman izafidir demişsin, zamanın yavaşlamasını hissetmeyeceksiniz demişsin.’ Sen fark ettiysen bize de hissettirseydin. Şu zamanı bazen durdurmayı becerebilsem. İsteksizce çoraplarımı, ayakkabılarımı giyip arabaya doğru yöneldim. İçimdeki huzuru yavaş yavaş terk etmeye başladım.

Yol boyunca keyifle sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. “Hüseyin Bey bölge yine hareketli mi? Genel müdürlükten çok gelen var mı? Hepsini sen mi karşılıyorsun” Hüseyin hafif iç geçirir (derin nefes alır) “2 haftadır ekstra yoğunluk var. Ticari geliyor, bireysel geliyor, bireysel gitmeden inşaat emlak geliyor. Bazen zorlanıyorum ama yine de Allah’a şükür sizin gibi insanlar var, konuşuyoruz, sohbet ediyoruz. Bazıları gelince direkt arabadan başlıyor direktiflere, araba birazcık sallansa “dikkat etsene, dikkatim dağılıyor” diye başlıyorlar, gerginlik beni de sarıyor.” “Takma Hüseyin, hepimiz yüklerimiz ile geziyoruz, kimileri yükünü boşaltacak sepetler arar. Dikkat et, sepet olma, bırak herkes kendi yükünü kendi taşısın, onların enerjisine girerek alma yüklerini. Herkesin kızgınlığı, öfkesi, kırgınlığı kendinedir, alma üstüne. İçinden seslen kendine ‘öfkesi kendine, bana değil’ de, sükûnetini bozmamış olursun.” Aynadan bir süre baktı bana, anladı mı bilmiyorum ama yüzündeki huzuru gördüm.

Sevdiğim İzmir kalabalığına yavaşça girdik, bu bölge bana huzur verir, koşarak geldiğim yerlerden. Bölge müdürü Tahsin Bey’in odasına gittik. Hâl hatır soruldu, ufak bir kahvaltı. Tüm bölge ve şube müdürlerimiz hep beraber eğitim salonuna indik. Çok sevimli bir konu anlatmayacağım ama bölge çok sevimli, ister istemez gülümseyerek başlıyoruz. “Arkadaşlar kullandığımız bankacılık sistemi değişiyor, biliyorum değişim hepimizi yoracak ama sonuçta” ile başlayan cümleler ile başlarına gelecekleri anlatıyorum. Arada herkesin katılımı ile yapılan espriler. Zaman bu bölgede hızlı akıyor Einstein haberin ola…

Akşam üstüne doğru daha da hızlanıyorum, geri dönüş saatim yaklaşıyor. Sonucu, hızlıca çok sevdiğim bölge satış müdürü Aycan ile toparlıyoruz.  Ah biraz daha zaman kalsa, Aycan ile Alsancak sahilde bir bira içsek. Sevgiyle öpüşerek ayrılıyoruz, nasılsa yine geleceğim, bölgedeki ilçeleri gezeceğiz. Hüseyin hazır bekliyor, her zamanki acele hareketler ile arabaya binip dönüş yolculuğuna geçiyoruz. Canım Aycan yine benim incirleri unutmamış, paketler hazır. Adnan Menderes Havaalanı’na doğru yola koyuluyoruz. 

Tam araba hareket etti bölge müdürünün asistanı telefon ile aradı. “Defne Hanım bölge müdürümüz size gönül koydu, giderken ona uğramamışsınız”. Bir an şaşırdım, ne demek gönül koymak? Şaşkınlıkla “tamam birazdan arayacağım” dedim. Kafam karıştı, ne demek istedi, gönül koymak da nedir? Yahu ben evliyim, bana asılıyor mu? Yok ya neden asistanı arasın ki? Bu ne cüret! Tahsin Bey’i aramadan, Aycan’ı aradım panikle. “Aycan, bu ne demek, bana nasıl gönül koyar? “dedim. Aycan kahkahalar atarak bir taraftan da “çok pardon kendimi tutamıyorum” dedi. Sonra birlikte kahkahalar attık. Meğerse İzmir’de kırgınlığı belirtmek için “gönül koydum” denirmiş. Gülmelerimiz bitince Tahsin Bey’i aradım.  Biraz kırgın bir ses ile karşıladı, “üstat çok özür dilerim, uçağı kaçırma telaşı ile size uğrayamadım, bir dahaki sefere mutlaka uğrarım, selamlar, sevgiler” diyerek telefonu kapattık.

Her zamanki telaşımla yine erkenden havaalanına geldim. Hüseyin ile dostça vedalaştık “süreyi uzatmayın, Defne Hanım, yeniden bekliyoruz” dedi. “En kısa zamanda” diyerek havaalanındaki kapıdan içeri girdim. Seviyorum THY’nin CIP bekleme salonuna yerleşip bir kahve, biraz yiyecek alarak beklemeyi. Geri dönüşte içimi hüzün bastı. Evde bekleyen oğlum, içinde yaşamaktan çok zevk aldığım bir ev! Sessizce beynimin içindeki gevezeyi dinlemeye başladım.

Can’dan başka beni o evde bağlayan bir şey var mıydı? Gerçekten sevmediğim, benimsemediğim bir ev ortamı. Düşündükçe yüzüm değişti, omuzlarım düştü. Sahi bunları kendime neden yapıyordum? Neden evi değiştiremiyordum? Sonra aklıma Mustafa’nın yüzü, konuşmaları geliyordu aklıma “ne var işte daha önce sarayda mı oturuyordun? Elindekileri beğenmiyorsun, hiçbir şeyden memnun değilsin, aç kal da gör bakalım” söylevleri uzar giderdi. Hani bazen ‘bir çubuk bulsam dünyayı döndürebilirim’ diyen Defne, Mustafa’ya her zaman yenilip, çaresizce eve giriyordu. Her yenilgiden sonra çıkış yolu olarak işimi görüyordum. İnsan üstü bir çalışma. Belki de evden kaçmak için sürekli şube gezilerindeydim, sürekli işime değer yaratmaya çalışıyordum. Çooook sonraları anladım ki düşünce sistemim, duygularımı tetikleyerek öyle inanç kalıplarına dönüşmüş ki “aman bir evin, bir kocan olsun. Bir de çocuk var, daha ne istiyorsun, içkisi yok, kumarı yok. Bu kadarı yeter sana haydi çalışmaya devam et, evde yoksun hiç değilse işte var ol.” Canım egom benim. Kendi oluşturduğum sahte benlik, sürekli konuşan anıları. Her düşüncem ne güzel birleşip; “yapamazsın, edemezsin, sen busun, değişiklik neyine” deyip kol kola çalışıyorlardı. Sinir bilimi bunu kafamızın arka tarafında yer alan sürüngen beynin yaptığını söyler. Doğarken her canlıda olan sevgili beyin parçam, esirin olmuşum da haberim yokmuş.  Oysa kafamın ön tarafında olan halk arasında üçüncü göz denen alan, bilimin frontal lob (ön lob) dediği alan devrede olsaydı ne derdi? “Tamam Defne durumun resmini çıkardın, şimdi en uygun seçenekleri oluşturma zamanı.” Üstelik sadece insanda olan beynimin alanı, gelişimi 24-26 yaşına kadar süren bilinçli düşünmenin üssü.  Karar verme mekanizmasının olduğu yer. Daha detaylı olabilir ancak bana bu kadarı yeterli. Karar verirken, içimde devamlı konuşanın oradan değil de arkadaki beyin parçamdan geldiğini bilmem önemli. O zaman o düşünceye “dur bir dakika sen arka taraftan geliyorsun, ben beynimin ön tarafıyla düşüneceğim” diyebilirim. Sürekli anılardan çağırıp, sahte benliğimi de yanına alıp” öyle olmuştu, bak yine aynı şeyi yapıyor, seni değersizleştiriyor, sen zaten hep böyleydin” diyen sesi kısardım, yayını beynimin ön tarafına alırdım. Bu defa beynimin arkası sıkılıp, belki de gereksiz birçok düşünce üretmekten vazgeçerdi.

İşte bu farkındalık. Nereden bilecektim ki? Bilinceye kadar da arka beyinle hayat kaldığı yerden sürdü. Haydi oradan devam edelim.

Bu arada tamam çok arkadaşım vardı ama ya dostum!!! Dostun olması için ilişki kurmayı bilmek lazım. Benim bildiğim ilişki yönteminde ben hep vermeliydim, almak ayıp, karşımdaki mutlu olmalıydı, ben çok iyi olmalıydım. Sonra kötü derler, sakın vücudunu saran şeyler giyme erkekler asılır, aman kötü kadın olmamalıydım. Yani ben yoktum, görülmezdim. İçimdeki susmayan geveze ile uzak geçmiş öncesine ne çok giderdik. Yine öyle bir andayım.

 Gayrettepe’deki evde kızılca kıyamet kopmuştu. Abim saatlerce kükredi, ben zarar görmemek için odaya kendimi kilitledim “ne demek voleybol oynamak, şortla sahaya çıkacak katiyen olmaz.” Ben yalvarıyorum, birazdan voleybol maçım başlayacak. Beşiktaş Kulübü’nde asıl takımda da oynuyorum, üstelik pasörüm yani oyun kuruculardan. Ortaokul, lise yıllarında başlayan voleybol tutkum son hızla devam ediyordu, evdekilerin yeni haberi olmuştu. Oysa çoktan takıma girmiştim. Abim bir ara bağırmaktan yorulunca kayboldu. Nasıl becerdiysem halen şaşkınlıkla hatırlarım, formamı alıp evden fırladım, taksiye binip son anda maça yetişmiştim. Ve o maça çıkmıştım, gayet de başarılı geçmişti. Spor bende hobi değil tutkuydu. Orada sanki başka biri oluyordum, ezikliğim geçiyordu, her şey siliniyordu. Top, takımlar ve ben vardım. Özel hayatımda ben yoktum hep başkaları vardı ama voleybolda işte sadece ben değil başkaları da vardı. Kendimi oraya ait hissediyordum ve yine çok çalışmalıydım ki başkaları da memnun olsun! Ah ben ne kadar uzun yıllar VAR olmayı öyle yaşamışım. Uzun yıllar her şeye rağmen voleybol takımında oyuncu olarak devam ettim. Yavaş yavaş gerçekler beynimde dolanıyordu, peki para nasıl kazanacaktım? Milli takıma girmek için boy şartı vardı. Benim boyum 1:59 mümkün değildi, milli takıma giremezdim. O halde başka yollar olmalıydı. Bizim evde kadınlar çalışmazdı. Hay Allah bir yolu olmalıydı… 

“Hey! yine uçak kalkışına son anda yetişme” derken tabelaya baktığımda maalesef son çağrı yazısını gördüm, yine aceleyle uçak kapısına doğru hızlandım. Bu defa uçakta koridor tarafında oturmayı seçmiştim, eve gitmeden biraz kestirip dinlenmeliydim, 4 yaşında kıvırcık saçlı, kocaman zeytin gözlü, beyaz tenli canımın bir parçası oğlum beni bekliyordu.  

Uçakta uyumak da çok keyifli, ben iflah olmaz bir uçak severim. O kadar derin uyumuşum ki uçak yere inince gözlerimi açtım. Okumaya niyetlendiğim kitabımı çantama yerleştirdim, kapağını bile açmamıştım. Hemen iniş psikolojisine girerek hızla bir an önce uçaktan inme telaşıyla herkes gibi önde yavaş inenlere ters bir bakış fırlatarak yürüdüm.

Çok komik aslında, aşağıdaki otobüs herkes inince hareket ediyor, bu telaşımız neden acaba?  Çocukluktan itibaren “haydi hızlan, hızlı ye, uyuşuk durma, hızlı giden yol alır, haydi geciktik, bu kadar yavaş olursan ne derler sana…”  Oy oy ne çok cümle kalıpları ile büyüdük. Oysa ebeveynlerin ilk öğreteceği şey çocuğa kendini sevmesi olmalıydı, güya iyilik adına sürekli suçlanması ne de güzel güvensizlik, yetersizlik, değersizlik, duygularını yerleştiriyordu. Hepsi bizim kontrolümüz dışında kodlar halinde beynimize bir güzel yerleşiyordu. Sonra bu kalıpları hatırlatan her davranışta, olayda birer birer karşımıza çıkıp bizi harekete geçiriyorlar. Hem de hiç bize sormadan.

Bagajsız çıkmanın rahatlığı ile havalimanının buram buram insan ve sigara kokan dış kapısına ulaştım.  Bir an önce gideceğimiz yerlere ulaşmanın kaygısı, telaşı birer birer buluşunca ortada karmaşa toz bulutu. Her Atatürk Havalimanı’na inişte bunu hissederim. Tabii bir de sigara içilmemiş temiz bir taksi bulup, şoför de rallideki gibi kullanmazsa müthiş şanslı hissederim. Kolayca taksi buldum, “şoförün orası kalabalık, burası şöyle şuradan mı? Buradan mı gitsek” mutabakatları tamamlanınca ‘oh be’ deyip tekrar kendi halime döndüm

Bunları düşünürken sevgili arka beynimle birlikte eve yaklaştığımızı fark ettim.

Haydi Defne, hemen taksimetreye bak, paranı hazırla, şoförü bekletme, arkadan biri gelirse beklemesin, acele çantanı karıştır, paranı hazırla uzat bakalım. Tamam bu görev de bitti, “iyi akşamlar” deyip in bakalım taksiden.

Gecenin bu saatlerini severim, el ayak çekilince ortalık biraz daha sessizleşir, ben ve o çok sevdiğim gökyüzü baş başa kalırız. Uzun uzun bakarım o gök kubbeye, kendimi iyi hissettirir, sanki hepsi benimdir. Eve girmeden yine uzun uzun baktım, ne arıyorsam?  On ikili yaşlarda gördüğüm rüya geldi aklıma; Gökyüzünde kocaman İngilizce yazılar yazıyordu “You will see me, you will show me…” Kim bilir belki de uzun yıllar sürecek İngilizce öğrenme ve öğrendiklerimi hayata geçirme çabalarımı mı haber veriyordu? 

Devlet okullarında aldığım İngilizce bana hiç yetmedi. İngilizce öğrenme serüvenime dört ayrı kurumda devam ederek ileri eviyeye getirdim. Pratik yapabilmek için ayrıca bir gayret sarf ettim. Mahallemize gelen yabancıları hiç kaçırmazdım. Daha sonra çalıştığım banka tarafından gönderildiğim 1,5 aylık Dragos’daki CIBS yatılı kursu, yine yabancı bir bankanın gönderdiği 2 ay süren yatılı iş İngilizcesi kursu, iş hayatında aktif kullanıma rağmen sorulduğunda Telaşla “ben İngilizce bilmiyorum” deyişlerim…  Arkadaş biraz güven kendine, sahnede Türkçe eğitimleri anlatırken mangalda kül bırakmazsın, iş İngilizceye gelince kaçışlarım, patronlarım bana benden daha çok güvendiler, her defasında bildiğimi kabul ettiler bana rağmen.

Hey! kop artık bu düşüncelerden evinin kapısındasın.

Gece saat 00:30 civarında yavaşça kapıyı açtım, salonda ışık vardı. Mustafa henüz yatmamıştı, gayet donuk bir ifade, harika bir ses ile “hoş geldin” dedi. “Karnın açsa yemek var.” “Sağ ol yedim, duş alacağım, sonra da yatarım” dedim.

Çantaları bırakıp, doğruca Can’ın odasına gittim. Masumca, öyle güzel uyuyordu ki, açıkta kalan tombik, beyaz ayaklarını yavaşça öptüm. Belli ki teyzesiyle mutlu bir gün geçirmiş. Sağ olsun ablam, Can, beş yaşına gelinceye kadar sürekli ilgilendi. Zaten Can’a hamile kalmadan önce ablamdan onunla ilgileneceğine dair söz almıştım, yabancılarla çocuk büyütme konusunda oldukça katıydım. Biraz da kokusunu içime çekip, duşa kendimi teslim ettim. Uçaklar, gökyüzü derken suya da ayrı hastayım. Duşa girdiğimde her bir hücremde hissederim, dua ederim, meditasyonun hasıdır su benim için. 

Deliksiz uyku dedikleri uykudan sonra Can’ın “anneeee” çığlıklarıyla uyandım. Odada sinek varmış, en sevdiğim sahne. Doğarken getirdiği bir özelliği olsa gerek kocaman hayvanlardan ürkmez, sivri veya benzeri tüm sinekler ile arasında inanılmaz bir savaş var. Onlar da evde veya başka bir yerde direkt gidip Can’ı bulur.  Birazdan sinek veya her neyse haşarat ile kovalamacamız başlar. Bazen yakalayıp dışarı atıyorum bazen de maalesef bu dünyadan gönderiyorum. Bulamayınca yok etmiş gibi davranıyorum. Ancak kandırmamı çok kısa sürede anlayan Can, ‘temizledim’ desem bile mutlaka haşaratın son halini görmek istiyor. Onun bu hallerine an itibariyle kızsam da, verdiği mücadele beni hep güldürmüştür, umutlandırmıştır.

O sabah sinek temizleme operasyonumuz başarıyla bitti. Ablam erken gelmiş, mis kokulu kızarmış ekmek, üstüne zeytinden, peynirden insan yüzü yapılmış yumurta. Can, Defne ve Elif ablam masa başındayız. Bu da sevdiğim sahnelerden.

Masa hazır, güler yüz hazır, oğlum yanımda daha ne olsun ki. Annelik kontenjanından kullanıp onu kandırarak kahvaltı yapma eylemini tamamlıyoruz. Oysa yıllar sonra bu davranışımın hiç de iyi bir şey olmadığını öğrenecektim. Burada Can kodlama çalışıyor “doyurulma ihtiyacın var bunu başkasının sınırları içinde giderebilirsin”.

Çocukları doyurdukça gururlanıyoruz ya, ah ne büyük yanlış! Bilmeden, sevgi adına ne büyük zarar veriyoruz. Lütfen, lütfen ve yine lütfen çocuklarımıza asla zorla bir şey yaptırmayalım. Hani bazen kusuncaya kadar yedirip zorluyoruz ya, işte orada çocuk sınırları başkasının koyabileceğini öğreniyor. Kendi sınır koyabileceğini bilmiyor, öğrenemiyor. Nasıl mı? Düşünün karnı acıkmış ama kendi yemiyor, annesi veya bakım veren onu doyuruyor, üstelik kendi sevdiği yemeklerle değil, ona faydalı olabileceğini düşünüp, bizim ona verdiğimiz yiyeceklerle. Bilinçaltı kayıtlar her an devrede.  Karnını doyurması onun ihtiyacı ama bu ihtiyacı başkası gideriyor ve bunu giderirken de dökülüp, saçılma ve kirlenme ihtimalini yaşamamak için kendi ellerini kullanamıyor, başka bir el onu besliyor. Burada kodlama çalışıyor “doyurulma ihtiyacın var bunu başkasının sınırları içinde giderebilirsin”.

Yetişkin olduğunda kendi sınırlarının farkında olmuyor, çok rahat başkasının koyduğu sınırları kabul ediyor, orada kendini güvende hissediyor. Kendi ihtiyaçlarını kendi gidermek yerine başkalarından beklentiye girebiliyor.  Lütfen, lütfen, lütfen el tutma becerisi gelişir gelişmez yemekleri getirin, o döke saça yesin. İstediği kadar yesin. İnanın hiçbir çocuk yemek bulabileceği bir ortamda açlıktan ölmez. Eninde sonunda gelir, yemeği bulur.  Kendi sınır koyabileceğini öğrenir, özgüveni gelişir. Başkasının koyduğu kuralları kolayca kabul etmez. Sınırlarını taciz edenleri kolayca fark eder.  Bunun için her türlü sabrı göstermeye değmez mi?

Ah Can bu bilgileri sen küçükken bilseydim, her şey daha farklı olurdu. Demek ki, senin deneyiminde de bunlar varmış. Etrafımızdaki olaylar her haliyle; kokusuyla, rengiyle, duygusuyla, düşüncesiyle, anlamlandırdığımız şekilde, hiç bize sormadan, izin almadan kafamızdaki sabit sürücüdeki belleğe yani bilinçdışımıza (bilinçaltımıza) ne de güzel kaydediliyor.

Sorular;

  1. Defne kendi yarattığı hız bulutunun farkında mıydı?  İnsan neden kendine hız bulutu yaratır?

Kendi duyguları ile yüzleşmeye cesareti olmadığı için olabilir mi?

Saygı görmek, kabullenilmek, onaylanmak için olabilir mi? 

Çocukluktan itibaren “haydi hızlan, hızlı ye, uyuşuk durma, hızlı giden yol alır, haydi geciktik, bu kadar yavaş olursan ne derler sana”. Ne kadar sık duymuştu bunları. Ancak böyle olursa sevilirdi! kabul edilirdi!

Ebeveynlerin ilk öğreteceği duygu sevgi olmalı. Sürekli suçlanmak ne de güzel güvensizlik, yetersizlik, değersizlik duygularını yerleştiriyor. Hepsi kontrolümüz dışında kodlar halinde beynimize bir güzel yerleşiyor. Ebeveynler bilse bunları yapar mı derseniz? Kesinlikle yapmaz. O da sevmeyi, sevgiyi yaşamadıysa ve araştırmadıysa nereden bilecek? Hiçbir anne, baba psikolojik hastalığı yoksa çocuğuna kolay kolay zarar veremez.

  • Defne geçmişinden gelen düşünceleri susturamadığının farkında mıydı?

Farkında olsaydı, davranışlarını çözmeye çalışırdı. Bilinçaltında kodlanan “İngilizce sadece kolejde öğrenilir ve ben gitmedim, dolayısı ile ne yapsam da öğrenmiş olmam” düşüncesini fark etseydi ve cesurca kabul etseydi o düşünce serbest kalır ve etkisini kaybederdi. Sadece bu mu? Ev ile ilgili hissettikleri, eşi ile ilgili hissettikleri? Bunlar acaba nerelerden geldi ve kodlandı?

Kendini susturmak için kitaplara gömülmesi ve havaalanında hissettikleri?

Bulunduğu yeri değiştirmeye cesaret edemeyip, çaresizce edilgenliği kabul etmesi. Hangi düşüncelerin çıktısı, hangi düşüncelerin çabasıydı?

  • Sıkça kullandığım bilinçdışı (bilinçaltı) size ne anlatıyor?

Ünlü psikanalist Sigmund Freud tarafından ele alınmış, uzun çalışmalar sonucunda birçok kuram geliştirerek insan davranışlarının açıklanmasına yardımcı olmuştur. Daha öncesinde de farklı disiplinler tarafından incelenmiş felsefe, mitoloji, edebiyat alanlarında oldukça sık dile getirilmiştir. Freud, insan davranışlarının temelinde bilinçdışını referans almıştır. Ve birçok hastalığın tedavisini geliştirmiştir. Freud, rüyaları ve davranış bozukluklarını bilinçaltı teorisine göre analiz etmiştir.

Araştırmalarda, düşüncelerimizin %10’unun bilinçli zihin ile %90’ının ise bilinçsiz zihin yani bilinçaltımızdan oluştuğu belirtilmiştir.  Bilinçli zihnimizi o anda yaşadığımız bir konuyu, düşünceyi öğrenmek için kullanırız.  Bilinçaltımız ise kararlarımızın, seçimlerimizin, davranışlarımızın direkt etkilendiği tarafımızdır.

Freud’a göre; Bilinçdışı, anne karnından itibaren yaşadığımız olayların, duyguların, inançların ve düşüncelerin tüm duygularımızla kaydedildiği ve sıkı sıkı korunarak saklandığı alandır. Kişinin bilinçaltına ittiği korkuları ve yüzleşmekten kaçındığı anılar, tüm hayatını ve insan ilişkilerini derinden etkiler.

 Biriken bu zihinsel kayıtlar bilinçaltımızdaki inançları oluştururlar.

 Bilinçaltımızda biriktirdiğimiz ve inanca dönen bu kayıtlarla yaşamımız şekillenir. Yani bugünkü ilişkilerdeki davranışlarımızı belirleyen geçmişte aileden, çevreden, toplumdan aldığımız ve bilinçaltımıza yüklediğimiz inançlarımızın yansımalarıdır.

İşte tüm hayatımız, tecrübelerimiz, yaşadıklarımız bilinçaltı dediğimiz kara kutunun çıktılarıdır. Bu bir yazgıysa değiştirmek de insana verilmiştir. İdrak ve muhakeme yaşına geldiğimizde farkındalık kazanırız. O yazılım çalışır ancak kullanıp, kullanmama iradesi insandadır.   Bizler davranışlarımızın, yaşadıklarımızın sonuçlarını başkalarında, olaylarda arayacağımıza kendi kayıtlarımıza dönerek bulabiliriz. Özetle; Yaşadığımız sorunların içsel sebeplerini yani bilinçaltı kayıtlarını bulup dönüştürmeye başladığımızda hayatımızın akışı da değişecektir.

Bu kayıtlar aynı olaylarda mekân, zaman, oyuncular değişse bile devamlı karşımıza çıkıp, davranışlarımızı öyle bir etkiler ki, hangi ortamda hangi durumda olursak olalım; iş, eş, sevgili, sosyal çevre farkında olmadan gidip daha önceki kayıtları referans sayarak davranışlarımızı, tepkilerimizi, belirler. Örnek; yukarıda bahsettiğim bebek, büyüdüğünde “açım, yaygara çıkarırım, nasıl geldiğinin önemi yok, alırım. Sevgilinin sevgisinin önemi yok ihtiyacımı alır ve giderim” der. Bilinçaltındaki kodu; “ihtiyaçlarımı başkaları görebilir, sınırlarımı başkaları çizebilir’dir. Tanıdık geldi mi? Maalesef bilmeden kendimize, canlarımıza, çocuklarımıza istemeden nasıl da zarar veriyoruz. Gelişmeye başladıklarında sevgili oluyor, samimi olamıyor, empati kuramıyor, ilişkileri karışık, iş hayatında sorun yaşayınca hiç mücadele etmeden terk edebiliyor, sürekli kendini haksızlığa uğramış hissedebiliyor.

Tabii ki bunu sadece bilinçaltı ile açıklayamayız. O kayıtlar bilinçaltına ne zaman, nasıl işleniyor? Hangi kayıtlar çok önemli? 0-36 ay arasında oluşan kayıtlar: “Bağlanma Kuramı.” 

  • Bağlanma Teorisi; (1907-1990). John Bowlby ve Mary Ainsworth’un ortak gerçekleştirdiği bilimsel çalışmadır.

John Bowlby’e göre bağlanmanın çocuk açısından yaşamsal bir değeri vardır. Yaşama dair inançlarımızın gelişmesi bu ilk temel atma töreninde başlar. Temelin üç büyük harcı;

  1. Güvenli bir ortam sağlanması,
  2. Fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması,
  3. Duygusal ihtiyaçlarının karşılanması.

Bu üç temel ihtiyacın karşılanma şekline göre bilinçaltına kayıtlar atılır. Yetişkinlikte ise burada atılan kayıtları hiç farkında olmadan kullanırız. Üstelik çoğu kayıt çağırılmadan gelir. Fark etmediğimiz için de nedenler ararız, başkalarını suçlarız.

İnsan hayata belli bir altyapı ile gelir, (beynin alt fonksiyonları yazılmış, çalışır haldedir) beş duyu organı çalışır, bazı dürtüler çalışır sadece regülasyon fonksiyonu yoktur. Bu çalışma bebek dünyaya geldiği anda başlar. 

Her insanın beynin çalışma şeklini öğrenmesi gerektiğini savunduğum gibi, ilişkilerimizde yaşanan sorunları anlamlandırabilmek ve davranışlarımızın altındaki nedenleri öğrenmek için mutlaka bağlanma kuramının da herkes tarafından bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle bebek sahibi olmak isteyen herkes ama herkes mutlaka bilmeli. Umarım, yasal olarak da çerçevesi çizilip öğrenilmesi zorunlu hale getirilir.

.

Defne’nin İzmir yolculuğunda Hüseyin ile görüşmesi bölümünde bağlanma ile ilgili bazı örnekler verilmiştir.

Gelecek sayıda görüşmek üzere, sevgiyle kalın.

Türkan Ersoy

Psikoloji Uzmanı

Yönetici Koçu ve Mentor

Leave a Comment

Your email address will not be published.