Üniversite çağlarımda okuduğum bir kitapla başladı benim için Bosna macerası. Nihat Genç, ‘Karanlığa Okunan Ezanlar’ kitabında Bosna’yı öyle güzel, öyle naif anlatıyordu ki benim için Bosna günler o günlerde başlamıştı.

Saraybosna başta olmak üzere Balkanların bu kanayan yarası bölgeleri gidip yerinde görmek hayallerimin en başında geliyordu. Ve sonunda kararımı vererek yola koyuldum. Eşim ve baldızım da bana bu yolculukta eşlik etti. Gördüğünüz fotoğrafların bir kısmını eşim Tüba ve baldızım Büşra çekti. Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

Denizli’den İstanbul aktarmalı olacak şekilde Saraybosna’ya doğru yola çıktık. İstanbul’dan Saraybosna bir buçuk saat sürüyor. Öğlen saatlerinde Saraybosna’ya vardık. Sanki kendi vatanımdaymış gibi bir duygu hali içindeydim. Saraybosna Havaalanı’ndan çıkar çıkmaz araba kiraladık ve ilk görmek istediğim yere doğru yola çıktık.

Havaalanına yakın olması sebebiyle ilk olarak Umut Tüneli’ne gittik. 1993 yılından insanların nefes alabilmesi için açıldı bu tünel. Normalde bir evdi sadece. Ancak Saraybosna’nın kuşatılmasının ardından insanlar artık ölümü her geçen gün daha fazla hissediyordu. Sırp ve Hırvatlar tüm ağır silahlarla saldırırken, Boşnaklar bu cendereden çıkabilmek için Birleşmiş Milletler kontrolündeki Saraybosna Havaalanı’na yerin altından bir tünel açmaya başladılar. 800 metre uzunluğundaki tünelden gıda, insani yardım ve cephane taşındı. Sivil insanların tahliyesi sağlandı. 1996 yılında müzeye dönüştürülen tüneli gezdik. İnsanların zor zamanlarda neler başarabileceğinin bir kanıtı gözümüzün önündeydi. Sırp keskin nişancıların sokak ortasında insanları avladığı, camilerin bombalandığı bir dönemde tüneli yapmak, yapabilmenin ne kadar zor olduğunu düşündürüyor. Umut Tüneli’nin başladığı ev ise adeta delik deşik edilmiş atılan kurşunlardan dolayı. Her gün ortalama 329 bombanın düştüğü Saraybosna’da bu ev de sürekli bombalanmış. İnsanlar bombaların düşeceği kesin olan yerde canları pahasına ülkeleri için, namusları için yer altında muhteşem işler yapmışlar.

(Şu anda müze olarak kullanılan eve girdiğinizde ilk olarak bu tünele neden ihtiyaç duyulduğuyla ilgili bir video izledik. Yaşanan acıları gördük, çalışanlara elleriyle su veren bir kadın, meşhur Boşnak böreğini kıymadan değil mercimekten yapan kadınları gördük. Tünelin küçük bir kısmını gördük. İçinden geçerken tüylerim ürperdi. Müze görevlisinin sözleri ise şu şekildeydi: ‘’ Bu tünelin diğer kısımları en ekstrem sporları sevenler için bile çok iç açıcı olmayabilir. Bazen sürüneceğiniz, bazen hiç ışık olmayan yerlerden geçmek…Bir daha gelmesin o günler!’’

Müzede, tünelin inşasında kullanılan kazmalar, kürekler, el arabaları, askeri araç gereçler ve birçok bilgi notu var. İnsanların umut etmekten başka şansının olmadığı zamanlarda bu tünelin ne kadar çok işe yaradığını idrak ettik. Evin dış yüzünün deliş deşik olduğu kısımda fotoğraf çekildikten sonra evden ayrıldık.

Attığımız her adım beni tarihin başka bir noktasına götürüyordu. Bir caminin yanından geçerken avlusundaki eski mezar taşları karşılıyordu bizi. Başka bir caminin minaresinin ahşaptan yapılması karşısında şaşırıyor ancak bu minarelerin Sırp ve Hırvatlar tarafından yıkıldığını, Boşnakların geceleri gizlice kendilerine ahşaptan da olsa yeni minareler yaptığını öğreniyorum.

Biraz yürüdükten hemen sonra 1. Dünya Savaşı’nın çıktığı Latin Köprüsü’ne geldik. Hepimizin okulda okurken duyduğu olaydır. Avusturya Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın Sırp Gavrilo Princip tarafından öldürülmesi ile 1. Dünya Savaşı’nın başladığı kabul ediliyor. İşte şu anda tam da bu tarihi köprünün üzerindeyiz. Dünyanın seyrini değiştiren olayı hayal ediyorum köprü üzerinde. 100 yıl öncesine gidip neler yaşandığını düşünüyorum. Zaman gelip geçerken hiçbir şeyin aynı kalmadığını yerine görerek!

Ve Saraybosna’nın meşhur çarşısındayız. Meydanda bulunan sebile bakıyorum uzun uzun. Yakınındaki camiye. Ve daha ilerideki Gazi Hüsrev Bey Camii’ne. Gazi Hüsrev Bey,1500’lerde yoğun fetih ve gazâ faaliyeti yanında Saraybosna ve çevresinin İslâmlaşmasında çok önemli rol oynayan dinî, ticarî ve kültürel tesisler yaptıran önemli bir isim. Camii’de namaz kılıyorum. Sanki ben namazı değil, namaz beni kılıyor! Birçok cami gibi bu camide 500 yıllık geçmişiyle insanı başka alemlere götürüyor. Namaz kılarken, yakındaki bir kiliseden gelen çan sesi beni yeniden düşüncelere sevk ediyor. Namaz kılma adaplarına, hareketlerine, tavırlarına, dua ediş şekillerine bakıyorum Boşnakların. Acaba diyorum ben Türkiye’de her Cuma namaz kıldığım Hisar Camisi’nde miyim şu anda!? Rüya görüyor olabilir miyim? Her detayıyla Türk ibadet tarzı söz konusu.

FOTO 3-4

ALLAH’IN KULU: ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Boşnakların lideri olmuş, Bosna Hersek’in Cumhurbaşkanlığını yapmış Aliya izzetbegoviç’in mezar taşında yazan ‘Allah’ın Kulu’ ifadesi neler neler düşündürüyor bana bir bilseniz.

Sabahın erken saatleriyle birlikte yeniden Başçarşı’ya doğru yola çıkıyoruz. Ben yine uçarak gidiyorum sanki. Yolda giderken mimariler çok dikkatinizi çekiyor haliyle. Bir taraf Osmanlı Devleti, diğer taraf Avusturya-Macaristan!

Bize özgü olan her şey dikkati çektiği gibi yabancı gelen şeyler de dikkatinizi çekiyor. Savaşı anlamaya çalışıyoruz bu ikilik içinde. Yolda adım attığımız birçok sokak ve mahallede evlerin duvarlarının kurşun delikleriyle olduğunu görüyoruz. Yıkılan binalar, metruk evler de gözümüze çarpıyor. Bombalanan evleri bilerek düzeltmiyorlarmış. Unutulmasın savaş ve ders alınsın diye. Bazı evlere ise savaştan sonra kimin olduğu belli olmadığı ya da evle ilgili düzenleme işini yapacak birimin kim olduğunun belli olmaması sebebiyle dokunulmadığını öğreniyoruz.

Başçarşıya gidince Boşnak Böreği yememek olmaz tabi. Böreklerinin tadını çok beğendim. Biraz yağlı falan diyorlar ama insan bir şeyi sevince eksiğine gediğine pek bakmıyor galiba. Börekten sonra hesap ödemek için içeriye girdiğimde duvara boyayla yapılan resim dikkatimi çekti. İstanbul silueti ve Türk bayrağı vardı. Rüyayla gerçek arasında yaşıyordum sanki!

Başçarşı’dan çıkıp benim çok değer verdiğim liderlerden olan Aliya İzzetbegoviç’in mezarının olduğu Koçavi Şehitliği’ne doğru yola çıktım. Yol boyunca onun öğretilerini düşünüyordum. Dünyanın gözü önünde halkına zulmedilirken, camileri, tekkeleri, medreseleri bombalanırken o dünyaya ahlak dersi veriyordu. ‘Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.’’

Hayatıma yön veren şiiri aklıma geliyor kabrine yaklaştıkça:

“Başını hep dik tut

Yıldızların altından geçmemiz gerek.

Hangi yolu seçersek seçelim

Sonunda ölüm var.

Her şey bitecek.

Sen de öleceksin

Ve ölecek bu dünya.

Bu yüzden başını hep dik tut.’’

Ve şehitlikteyim. Tam da Aliya’nın istediği gibi. Şehitlerinin arasında yatıyor. Onun mezarına doğru giderken şehitlerin isimlerine bakıyorum, yaşlarına, yazılanlara…Ahmet, Mehmet, Mustafa, Asım…Vatanı için, namusu için, ahlakı için şehit olan isimler…Dualar ediyorum eksik kalacağını bile bile…

Ve Aliya’nın kabrindeyim. Kendisi sıfatlardan çok hoşlanmazdı. Kendisine ‘Allah’ın Kulu’ denmesini yeterli görüyordu. Şehitleri gibi bir mezarlık istemişti. Biraz belli olsun diye belki yukarıdan bakınca Ayyıldız şeklinde tasarlanmış bir kabir yapılmış. Geldim Aliya diyorum. Yüzlerce kilometre öteden, babaannenin topraklarından senin o ahlak abidesi duruşun için geldim. Hiçbir zaman bu topraklarda zor duruma düşmemeniz için Türk milletinin her daim yanınızda olduğunu söylemek için geldim. Kimse gelmese bile elime 3 taş olup sizin yanınıza koşacağımın sözünü vermek için geldim. Dualarım içime akan gözyaşlarıma karışıyor. Bıraktığın bu güzel topraklar için, ahlak için minnettarlığımı sunarak ayrılıyorum şehitleriyle koyun koyuna yatan Aliya’nın mezarından…

Yeniden Başçarşı’ya döndüğümde eski Galatasaraylı futbolcu Tarık Hodziç’in işlettiği ve ‘Boşnak tipi köfte’ olan Cevabi’nin pişirildiği mekana gittik. Eski futbolcu olan Hodziç ile karşılaşmak güzel bir an oldu. Fotoğraf çekilip biraz Galatasaray’dan bahsettik.

Saraybosna’da tarih, kültür, sanat hep iç içe. Srebrenitsa’da 10 bine yakın Müslüman Boşnak’ın adeta soykırıma uğradığı yer ile ilgili açılan müzeye gittik. Fotoğraflar ve videolar eşliğinde taktığımız kulaklıkla Türkçe olarak aktarılan bilgileri gözyaşları eşliğinde dinledik. İnsanların yaşanan bu soykırıma nasıl sessiz kaldığını, medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavarın neden sivil insanlar öldürülürken, kadınlara tecavüz edilirken, insanlara işkence edilirken ortada gözükmediğini sorguladık! Birleşmiş Milletler askerlerinin nasıl ırkçı bir bakış açısıyla Müslümanlar öldürülürken gözlerini kapattıklarını, kadınların tecavüzüne nasıl ortak olduklarını gördük. Fotoğraflarda insan kemiklerinin nasıl ortaya saçıldığını, sevdiklerinin bir mezarı olsun diye günlerce, aylarca, yıllarca bekleyen insanların acılarına şahit olduk. Kısa bir videoda söylenen şu cümleler ise beynimden çıkmıyor:

‘’Sırp askerleri geldiğinde eşimi götürürlerken, eşim son kez omzuma doğru bir hamle yapıp dokundu. O anda dokunduğu yeri ve nefesini hissettiğim o son anı unutamıyorum’’

Burası acıların acıyla örtüldüğü ve her şeye rağmen birlikte yaşamaya çalışanların ülkesi…

BİR TÜRK DERVİŞİ: SARI SALTUK

Saraybosna’da geçirdiğimiz ilk 2 günün ardından sıra bir başka güzellik olan Mostar’a doğru yola çıktık. Kaldığımız otelden ayrılarak arabamızla yola çıktık. Yol üzerinde bulunan Vrelo Bosna isimli bir parka girdik. Muhteşem bir park. Ağaçlarıyla, sularıyla, göletiyle, köprüleriyle… Bizim Çamlık Parkı’na benzese de oluşturduğu görüntü ve sakinliği dinginliğiyle bizlere yolda nefes alma fırsatı verdi.

Ve tarihi şehirlerden biri olan Mostar’a doğru yola devam ediyoruz. Yol boyunca sağımız muhteşem renklerle örülmüş ağaçlarla kaplı. Sol tarafımız ise Neretva Nehri. Böylesine güzel bir renkte akan bir nehir ben hayatımda görmedim. Muhteşem bir güzellik. Rüyada gibiyim sanki!

Kalacağımız otele eşyalarımızı bırakıp Blagay Tekkesi’ne uğramak için yola çıkıyoruz. Blagay Tekkesi (Alperenler Tekkesi diye de biliniyor) Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce Balkanlarda ve civarındaki bölgelerde seyahat ederek insanlara İslâm’ı tebliğ eden Alevî-Bektâşî şeyhi ve Türkmen bir Derviş olan Sarı Saltuk’un mekanı. Sarı Saltuk bu bölgeye yerleşerek hoşgörüyle, sevgiyle, sohbetle, salih amellerle Boşnakların Müslüman olmasında büyük pay sahibi. Tekke mevki olarak da inanılmaz bir görüntüye sahip.

Yüzler metre yükseklikteki dağın ve hemen yanı başında mağaranın içinden çıkan su kaynağının dibinde bir yapı. Görsel olarak insanı bu dahi etkiliyor. Ama buranın bambaşka bir manevi havası var. Bir Türk dervişinin Balkanların İslamiyetle buluşmasının merkezlerinden biri olarak girdim tekkeye. Girişte bulunan Sarı Saltuk’un kabrinde dualarımızı ettik.

Tekkenin içinde gezintiye çıktım daha sonra. Odalarında oturdum. Penceresinden dağlara baktım. Penceresinden suyun akıp gidişine baktım. Oturdum daha sonra. Uzun uzadıya sessizliği dinledim. Daha doğrusu 500 yıllık geçmişe gittim. Neler yaşandığını, ne zorlukların üstesinden gelindiğini, tatlı dille, güler yüzle, doğru tavırlarla önce kalplerin fethedilmesiyle bölgenin nasıl İslam ile buluştuğunu düşündüm. Şiddet sarmalı içine giren İslam dünyasının buradan alacağı nice dersler olduğunu seslendirdim yol arkadaşlarıma. Namaza durdum daha sonra. Tam da kayalıklara, suyun çıktığı yere bakan yerde. Gönlümden geçenler, dualarıma karıştı. Gece olmuştu. Kimse kalmamıştı tekkede. Yatsı namazı vakti de gelmişti. Bir köşeye geçtim. 500 yıl önce atalarımın yaptığını ben neden yapmayacaktım ki? Ezan okumaya başladım. Çocukluğumda mahallemin camisinde okudum gibi. Amatörce belki ama yüreğimin taa içlerinden gelen o sesle. 500 yıl önce bölgeyi Müslüman yapan Atalarım gibi. Yüreğimden yaşlar akıyordu. Namaza durdum yeniden. Tespih çektim. Dualar ettim. Uzun bir süre sessizliğin içinde tefekküre daldım. Giderken bu dünyadan, dünyada kalacak şeyler için tükettiğimiz ömrün artık yetmesi gerektiğini fısıldadı bir şeyler bana! Giderken yanımızda götüreceğimiz bir yetim başı okşamanın, düşenin elinden tutmanın, dost biriktirmenin, güzel ahlaklı olmanın, namazın, orucun dünyanın tüm servetinden daha değerli olduğunu üfledi esen rüzgar. Buna Nehri iyi insan ol, ömrünü boş işler için tüketme diye haykırdı. Ha bir de bu toprakları unutma dediler! Blagay Tekkesi’ni nasıl unutabilirdim ki! Böylesine bir manevi havayı nerede koklayabilirdim ki!

Bu kısımda bir konuyu anlatmam gerekiyor. Bölgede gezerken çok sayıda camiye denk geldim. Hepsi en az 500 yıllıktı. Osmanlı Devleti’nin gelir gelmez yaptığı güzelim camiler ve etrafında gelişen ticaret hayatı, kurulan köyler…Her caminin içinde dönemin büyük alimlerinin mezarları var. Her cami adeta bir hafıza müzesi. Bazı camilerde Osmanlı şehitleri var. Bazı camilerde Boşnakların son savaşında şehit düşen askerlerin mezarları var. İnanın gözyaşlarınızı zor tutuyorsunuz.

Bölgede Sırp ve Hırvatlar da yaşıyor. Belli bölgelerde kiliseler de mevcut. Hatta camilerin hemen yakınlarında kiliseler ilginç görüntüler oluşturuyor. Camilerin minareleri, kiliselerin çan kuleleri üstünlük sağlamak amacıyla yüksek ve ihtişamlı yapılmaya çalışılıyor. Burası sembollerin ülkesi. Mezarlıklarda da buna dikkat ettim. Müslüman mezarlıklar ve Hristiyan mezarlıklar özel alanlarda kurulmuş. Bazı bölgelerde aralarında 200 metre bile yok. O kadar iç içe geçmiş bir durum söz konusu. Kimin Boşnak, kimin Sırp ya da Hırvat olduğunu anlayamıyorsunuz. İlk gittiğimde her girdiğim mekana ‘Selam aleyküm’ diye girerken bazılarının bu durumdan hoşnut olmadığını hissettim. Yemek yemek için girdiğimiz mekanlarda cümleye ‘Ben Müslümanım’ diyerek girdik ve domuz etine karşı kendi çapımızda önlem aldık. Allah var herkes bu duruma saygıyla karşılık verdi.

Neyse biz yolumuza devam edelim.

TÜRK’ÜN BALKANLARA MÜHRÜ: MOSTAR

Neretva Nehri’nin kıyısında yer alan Mostar, Hersek bölgesinin başkenti. 105.000 nüfuslu şehir Osmanlı tarafından 1400’lü yılların sonuna doğru fethedilmiş. Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından yapılan köprü sayesinde ünü dünyaya yayıldı.

Bosna-Hersek’teki iç savaşta büyük yıkım gören şehirlerden bir tanesi oldu Mostar. Mostar Köprüsü savaş zamanında topçu ateşiyle isteyerek, kasten yıkılmıştı. En büyük dertleri bölgede Türklere ve Müslümanlara ait ne varsa yakıp yıkmak zaten. Mostar Köprüsü de onlar biriydi. Savaş zamanı bu dünya güzeli köprüyü yıkarak izleri sileceklerini, her şeyi, unutturacaklarını zannettiler. Mostar Köprüsü Türkiye’nin de desteğiyle yeniden ayağa kaldırıldı.

Ve karşımızda tüm asaletiyle Mostar Köprüsü. Türk’ün çığlığı adeta bölgedeki. Tüm güzellikler onun etrafında toplanmış. O olduğu için her şey güzel görünür olmuş sanki. Tüm ihtişamıyla bizleri selamlıyor. Altında akan Neretva Nehri’nin rengi sizi sizden almaya yetiyor da artıyor. Geziyoruz bölgeyi. Henüz 25 yıl önce gaddarca vurulan bu köprünün üzerinden geçiyoruz. Mostar Köprüsü üzerinde bulunan 99 adet merdivenin, Allah’ın 99 ismini temsil ettiği bilgisi bizler için çok değerli. Çünkü Mostar biziz. Biz Mostar’ız. Köprünün her taşı, bölgede okunan her ezan biziz. İçilen kahvenin her zerresi biziz. Edilen her dua biziz. Nehirden akan suyun her dalgası biziz.

Gece görüntüsü başka güzel gündüz görüntüsü bir başka. Her haliyle bizi bizden alan Mostar Köprüsü etrafında gezinirken Hırvatların gittiği bir kilisede nikah kıyıldığına şahit oluyoruz. Dikkatlice izleyerek neler yaptıklarını anlamaya çalışıyoruz. Papazın çeşitli dualar etmesi, İncil’den kısımlar okuması ve ilahi benzeri müzikle birlikte nikahın bittiğini görüyoruz. Dışarıya çıktığımızda Hırvat bayrağı tutan bir gencin bayrağın ucuna tıpkı bizdeki gibi havlu bağlaması dikkatimizi çekiyor. Gelin-damat dışarı çıktığında aile ve yakınların kendilerini kutlamasıyla tören sona eriyor.

POÇİTEL

Yine muhteşem bir güzelliğe doğru yola çıkıyoruz. Bosna Hersek’in sınırları içinde yer alan Poçitel Köyü’ne doğru yoldayız. 1471 yılında Osmanlı topraklarına katılan Poçitel 400 yıl boyunca bölgenin önemli şehirlerinden biri oldu. Poçitel Köyü 1990’lı yıllardaki savaşta ise büyük hasar aldı.

Tarihi yapısı ve hala biz kokan yapısıyla köye gittiğimizde yağmur yağıyordu. Yağmur altında gezimize başladık. Sokakları bir başka, evleri bir başka buranın da. Biraz ilerledikten sonra bir camiye denk geldik. Maalesef bu cami de yaşanan savaşta topçu ateşiyle minaresi ve kubbesi vurulanlardan. Vurmadıkları cami yok zaten!

İçeriye girdiğimde bir kişinin tespih çektiğini, dua ettiğini gördüm. İlk olarak caminin içindeki fotoğrafları inceledim. Fotoğraflarda caminin vurulmadan önceki hali, vurulduktan sonra hali ve son olarak yapılan düzenlemeler görünüyor. Lanet ediyorsunuz bu haysiyet, namus düşmanlarına. Savaşın bile onuru, şerefi olur. Kutsal yerleri bombalamak, kadınları, çocukları öldürmek hangi dinde, hangi inançta var!

Buradaki camide de Osmanlı döneminde sancak olarak kullanılan yeşil zemin üzerine ayyıldızlı bayraklar dikkatimi çekiyor. Hemen her camide yeşil Ayyıldız bayrakların altında namazımızı kıldık. Burada da artık cemaati dahi olmayan camide 500 yıl önce burada yaşayanlar için namaza durdum. Savaşta camilerde ezanın dinmemesi için hayatını ortaya koyanlar için namaza durdum. Ahlak timsali bir liderin halkı olan Boşnakların o güzel yürekli insanları için namaza durdum. Aklımdan, yüreğimden, dilimden dökülen dualar Onlar içindi…

Poçitel’deki eski evleri, eski sokakları gezdik daha sonra. Her evden çıkan muhteşem güzellikteki çiçekleri koklaya koklaya. Ne güzel hatıralar bırakmış bizden önce gidenler. En lüks mekanlarda bile alamadığımız huzuru yüzlerce yıl önce kurulmuş ve aslını korumayı başarabilen evlerde, sokaklarda buluyoruz. Sokaklar sizi bir başka sokağa ve bambaşka bir dünyaya bağlıyor aslında. Yalanın, riyanın, sahteliğin olmadığı sokaklara…

Kraviçe Şelaleleri muhteşem bir görüntüye sahip. Bir çok kaynaktan yaklaşık 25 metreden aşağı dökülen suların görüntüsü bizleri cezbetti. Suyun o zümrüt yeşili hali ve ağaçların rengarenk olması özellikle fotoğrafseverler için çok cazip bir yer haline getiriyor bu bölgeyi. Bol bol fotoğraf çekildikten sonra bölgeden ayrılıyoruz.

Mostar’dan Saraybosna’ya geri dönüşe geçtik. Yol üzerinde bulunan manavdan mandalina alıyoruz. Kendi vatanımızdaymış gibi rahatız. Öyle değil mi zaten!

Bosna Hersek’e gelirken istediğim şeylerden biri de kafama göre bazı köy ve kasabalara girip gözlem yapmaktı. Bu yüzden tur şirketiyle gitmemiştim zaten. Yolda giderken bir anda gözümüze güzel görünen bir yola saptık. Yol bizi Konjiç isimli bir yere çıkardı. Arabayı park ettikten sonra yürümeye başladık. Yine muhteşem bir doğa, muhteşem bir güzellik.

Konjic’i gezerken bir camiyle karşılaşıyoruz. Minaresinin yarısı olmayan! Girişinde Türk Bayrağı! Camiyi incelemeye başlıyorum. O sırada camide bulunan bir Boşnak amcayla sohbete başlıyoruz. Caminin minaresi vurulduğunda camide namaz kıldığını anlatıyor. Minarenin başlarına göçtüğünü. Sırpların acımadan camiyi ve minareyi bombaladığını anlatıyor. Caminin bahçesinde 130 şehidin yattığını anlatırken tek tek mezarları gösteriyor. Aliya büyük komutan, başımızın tacı diyor. Bu toprakları unutmayın diyor. Burada siz olduğunuz için hala ayakta durabiliyoruz diyor. Gözyaşlarımı tutmaya çalışıyorum. Allah’ım bir rüya alemindeyim galiba. Bu duyduklarım, bu yaşadıklarım gerçek ötesi geliyor.

Köprülerden geçiyoruz yine, Osmanlı izlerini taşıyan. Hatta üzerinde Osmanlı tuğrası bulunan. Evlere bakıyoruz tek tek. Sokakların temizliği, insanların güzelliği bizi bizden alıyor. Dönüş yolunda genç yaşta ölen birisi adına yaptırılan ve üzerinde ‘Hayır Çeşmesi’ yazan çeşmeden su içiyoruz.

Saraybosna’da biraz daha gezip alışveriş yapma zamanımız var. Camileri, kiliseleri, çeşmeleri, kütüphaneleri, sokakları geziyoruz. Önünde Papa’nın heykeli bulunan Kutsal Kalp Kilisesi’nin içinde zaman geçiriyoruz. Devasa yapısıyla insanı etkileyen bir kilise. Hz. İsa ve Hz. Meryem fotoğrafları etkileyici duruyor. Ama samimiyetle söylüyorum ki, gezdiğim ufacık bir camiden inanın daha fazla etkilendim. Yaşanmışlıklar, bilinçaltı, kültürel kodlar…

Artık lafı toparlamanın vakti geldi.

Bosna Hersek’e giderken, ‘Acaba beklentimin altında kalır mı’ endişem vardı. Gittikçe, gördükçe, gezdikçe beklentimin çok üstünde bir dünyayla karşılaştım. Osmanlı’nın eserlerini gördükçe Balkanların bu güzel topraklarında kendimden geçtim. Her camide namaz kılmaya çalıştım. Her çeşmeden su içmeye, her köprüden geçmeye çalıştım. Onların canlı olduklarını düşündüm hep. Mimar Hayreddin’in bizi izlediğini, Sarı Saltuk’un bizimle dualar ettiğini, Fatih Sultan Mehmed’in bizimle gurur duyduğunu düşündüm.

Bu topraklar bereketli topraklar. Her yönüyle bizden izler taşıyan, her taşıyla bizi çağıran topraklar. Balkanların bu güzel coğrafyasında Osmanlı’nın, Türk’ün izlerini görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Hani bıraksalar 3 ay falan kalırdım. Her taşına, her evine, her camisine bakmak isterdim. Acılarıyla dertlenmek, sevinçleriyle mutlu olmak isterdim.

Bıraksanız her attığım adımı yazmak isterim bu dünya cenneti karşısında ama bir yerde bitirmek gerekiyor. Kapanışı Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç ile yapalım:

‘’ Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.’’

Leave a Comment

Your email address will not be published.